İLİŞKİLERİNİZDE EN ÇOK HANGİ BENLİK DURUMUNU KULLANIYORSUNUZ ?

Transaksiyonel analiz kuramı Eric Berne tarafından geliştirilmiştir. Bu kuramda yer alan benlik durumları, Freud’un id, ego ve süperego kavramlarıyla benzerlik göstermektedir. Berne, kuramında, “çocuk, yetişkin ve anne-baba” olmak üzere üç farklı benlik durumu kullanır.

Anne-Baba Benlik Durumu: Bazıları iletişim içinde oldukları insanlara karşı anne-baba tavrı takınarak öğütler verir ve onları istekleri doğrultuda yönlendirmeye çalışırlar. Koruyan anne-baba ve eleştiren anne-baba olmak üzere iki türlü davranan insanlar vardır.
Koruyucu anne-baba rolünü benimseyenler, diğer insanların iyilikleri için uğraşırlar; karşılarındakileri tıpkı bir çocuk gibi görüp onları korumaya ve kollamaya çalışırlar. Zararlı davranışlarını bırakmalarını ve zararlı alışkanlıklarından vazgeçmelerini isterler.
Eleştirici anne-baba tavrını takınanlar ise, toplumsal çıkarlar ve kurallar için başkalarını uyarır ve eleştirirler. Bu tür insanlar kendilerini kültür mirasının mirasçısı ve yeni kuşaklara kurtarıcısı olarak görürler.

Çocuk Benlik Durumu: İnsanların çocukça tutumları aslında olumsuz bir durum olarak görülmemektedir, yani bireyin sorunlu bir kişiliğe sahip olmasından kaynaklanan bir yaklaşım değildir. Çocuk benlik durumu, “doğal çocuk” ve “uyarlanmış çocuk” diye iki bölümden oluşur. Doğal çocuk, kişiliğin eğitilmemiş yanı olarak kabul edilir. İçinden nasıl geliyorsa öyle davranır. Fiziksel ihtiyaçlarını her zaman önde tutar. Uyarlanmış çocuk ise, doğal çocuğun az ya da çok eğitilmesiyle ortaya çıkar. Az eğitilenler “asi çocuk” olup kanun ve kurallara karşı çıkar. Çok eğitilenler ise “uslu çocuk” olup kanun ve kurallara uyum sağlar. Bütün insanlar doğal çocuk olma sürecinden geçerek ya asi çocuk ya da uslu çocuk olurlar.

Yetişkin Benlik Durumu: Bu benlik, insanın akılcı ve mantıklı tarafıdır. Bu tutum sayesine ne asi olur ne de uysal. Olay ve olgulara gerçekçi değerlendirmeler yaparak bakar. Ani çıkışlar yerine sık dokuyup ince eler. Başkasının hatırı için karar vermez. Doğrusu neyse onu yapar.

Bu benlik durumları her insanda farklı düzeylerde bulunmaktadır. Kiminin çocuk benliği daha baskınken, kimin yetişkin benliği, kiminin de çocuk benliği ağır basar. Bazı insanlar her üç benliği her durumda olması gerektiği biçimde kullanabilir; fakat bazı insanlar kimi zaman üç benliği iyi kullanırken kimi zaman da dengesiz kullanabilir. Her üç benlik durumunu her yaştaki insan kullanabilir. Aynı iletişimde farklı benlikler sergilendiğinde bazen çatışma bazen de uzlaşma yaşanabilir. Örneğin, çocuk yere düşüp ayağını incitir. Sonra ağlayarak annesinin yanına gelir. Anne “Sana kaç kere dışarı çıkma dedim, Allah’ın cezası” diye yanıt verdiğinde çatışma yaşanır; ama aynı durum karşısında anne yetişkin benlik tavrını takınıp çocuğa sarılarak, “önemli değil, birazdan ağrın geçer” derse çocuk rahatlar ve çatışma da yaşanmamış olur.

Özellikle ikili ilişkilerimizde, bazen konuşan sanki biz değil de bir başkasıymış gibi hissedebiliriz. Bu benlik durumlarından özellikle biri, bizimle o kadar bütünleşmiş olur ki, karakterimiz oymuş gibi düşünebiliriz. Böyle durumlarda durup bir düşünmek, ben şuan hangi benliğimle konuşuyorum diye kendimize sorarak, o an verdiğimiz tepkinin doğruluğunu yada yanlışlığını sorgulayabiliriz. Örneğin; eşimizin bizim istemediğimiz bir şeyi yaptığını düşünelim. Böyle bir durumda, takındığımız tavır suçlayıcı ve eleştirelse ebeveyn benlik durumundan konuşmuş oluruz ve bu aramızdaki gerilimi arttırır. Tam tersi bir tepki vererek, çocuk benlik durumumuzu devreye sokup küsmeyi ve surat asmayı seçtiğimizde ise, yine sağlıklı bir iletişim kuramamış oluruz. Böyle bir durumda zor olsa da yapılması gereken yetişkin benlik durumumuzla tepki vermektir. Eşimizin davranışından rahatsız olduğumuzu açık ve net bir şekilde ama sakince söyleyip, bir daha tekrarlamamasını istediğimizi belirttiğimizde “yetişkin benlik” devreye girmiş olur.

Sağlıklı bireylerden, bu üç benlik durumunun her birini duruma uygun olarak kullanması beklenir.

Özlem Taşdemir

HAYAL KURMAK

Hayal kurmak, çocukken çokça sahip olduğumuz, büyüdükçe unuttuğumuz ama bence her zaman bizimle olması gereken en değerli yetimiz. Realist olmak önemsenmeye başladıkça, hayal kurmaktan, yaratıcılıktan, gerçeğin dışına çıkmaktan korkar olduk. Her zaman ayakları yere tam basan bireyler olmaya başladık, hatta hayal kurarken bile. Oysa hayal kurmak, içinde bulunduğumuz anın ötesine geçmek, hayat ile düş arasında mesafe açmak, olduğumuz ile olmak istediğimiz arasında bir yol oluşturmak demekti. Şimdi, hayallerimizi bile gerçeğe uygun hale getirip, koşullarımızın, zamanımızın, paramızın izin verdiği sınırlar dahilinde inşa ediyoruz hayallerimizi.

Şuan gerçek olan şeylerin, bir zaman hayal olduğunu ve eğer geçmişte hayal edilip, düşünülmemiş olsaydı şuan var olmayacağını unutarak, salt gerçeklik peşinde koşuyoruz. Kullandığımız eşyalardan, okuduğumuz kitaplara, yaptığımız işlere kadar her şey aslında bir önceki anda tasarlanmış bir düştü ve sonra gerçeklik haline geldi. Hayal kurmak, gerçeklikten kopmak yada olmayacak şeyler aleminde gezmek demek değildir. Yarının provası, hedeflere açılan bir kapıdır. Ben bu sebeple hayal kurmayı çok önemsiyorum. Olduğum yere baktığım zaman, gerçekleştirdiğim her şeyin bir zamanlar hayalim olan şeyler olduğunu görüyorum. Ve her şeyin hayal kurmakla başladığına inanıyorum. Daha sonraki yazılarımda, “dream builder coaching” denilen, bilinçli hayal kurma, hayale giden yola çıkma ve adım adım o yolun sonuna varma programı hakkında öğrendiklerimi paylaşacağım.
Hayallerinizin gerçeğiniz olduğu mutlu günler…

Özlem Taşdemir